|
|
SU VAKFI BAŞKANI PROF. DR. ZEKAİ
ŞEN'İN DEĞERLENDİRMELERİ
Su Vakfı tarafından Dünya Su günü ilk defa
bu yıl kutlanmıştır. Su kaynaklarının korunması ve işletilmesi, suyun değişik
yönleri ile uğraşan kişilerin bir araya getirilmesi Su Vakfının başlıca
hedefleri arasındadır. Ayrıca kendi kültürümüzden gelen su medeniyetinin,
tarihimizin, kültürümüzün bir takım canlılıklarını yeniden ortaya koyabilmektedir.
Çeşmeler medeniyeti diye bir medeniyet Osmanlı dışında hiçbir medeniyette
yoktu. Ama şimdi bu medeniyet ölmüştür. Bundan önce Su Vakfı 4 tane panel
düzenlemiştir. Bunlar arasında enerji, doğal afetler ve su kaynakları
konulu paneller vardır. Önümüzdeki Temmuz ayında ise su kaynakları ve
çevre ile ilgili Uluslar arası bir panel düzenleyecektir. Nasıl tema vakfının
tüm neşriyatının altında "Türkiye çöl olmasın" diye bir ibare
varsa. Su vakfının parolası "Türkiye susuz kalmasın" dır. Bizler
mühendisler olarak çözümlerimizi yapıyoruz ama bu yeterli olmamaktadır.
Bunun ötesinde politikacıların, strateji uzmanlarının, hukukçuların bu
gibi konularla ilgilenmeleri gerekir. Su Vakfı olarak önem verdiğimiz
konulardan bir tanesi de ülkemizin meselelerini yurt dışında temsil edecek
ve gerektiğinde uluslar arası platformda savunabilecek kişilerin yetişmesine
her zaman katkıda bulunmaktadır. Su Vakfının diğer bir amacı ise üniversiteler
ile işbirliği yapmaktır. Tamamen tarafsız olarak su meselelerine çözüm
bulmaktır. Türkiye'de mühendislik çalışmaları uluslar arası seviyededir
fakat politikacılarımızın da uluslar arası seviyede olması gerekmektedir.
Türkiye "Kuraklık ülkesi" diye bir takım görüşler vardır ama
ben bu görüşlere katılmamaktayım. Çünkü ülkemiz su zengini değil aynı
zamanda su fakiri de değildir.
Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için
yıllık kişi başına su sarfiyatının 8.000 - 10.000 m3 olması gerekir. Fakirlik
sınırı ise 2.700 m3'tür. Türkiye'de ise kişi başına düşen su sarfiyatı
3.000 m3 civarındadır. Gerekli önlemler alınmazsa bu sınır daha da aşağılara
düşebilir ama bir takım makul plan ve projelerle çalışılırsa bu sınır
daha üst seviyelere çıkartılabilir. Fakat ne kadar yükseltilirse yükseltilsin
Türkiye su zengini bir ülke de olamaz. Türkiye'de kuraklığın sebeplerinden
birisi de su kaynaklarının verimli bir şekilde işlenmemesidir.
STRATEJİ
UZMANI PROF. DR. MAHİR KAYNAK'IN DEĞERLENDİRMELERİ
Panelin Dünya ve Türkiye kısmı ile ilgili
konuşmuştur. Türkiye dünyanın neresindedir? Biz geçmişte Türkiye'nin nerede
olduğunu aşağı yukarı biliyorduk. Doğru olmasa bile bize söylenen bir
şey vardı. Dünya doğu ve batı bloğu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Türkiye
batı bloğundaki yerini almıştır. Türkiye'nin geleceği kendi rızası ile
belirlenmemektedir. Çoğu zaman kendime şu soruyu sordum. Eğer dünya paylaşıldığında
Türkiye batıya Polonya doğuya düşseydi ne olurdu? Cevabını da kendim veriyordum.
Hepimiz eski komünistler olurduk. Yani bir yerde politik olarak bizim
bulunduğumuz yerler kendi tercihlerimiz sonucu değildir. Amerika, Avrupa
ve Rusya gibi büyük güçlerin birbirlerine karşı konumları nedir? Bu ilişkiler
yumağı içerisinde Türkiye nereye oturmaktadır. Üstelik buna da Türkiye'de
kimse cevap veremiyor.Buna dair bir şey söylediğimiz zaman ise sürekli
itirazlar gelmektedir. A.B.D. Türkiye'nin Avrupa birliğine girmesini desteklemektedir.
A.B.D. gönül rızası ile jeopolitik bir öneme sahip Türkiye'yi A.B. ye
bağışlamaktadır. Bu doğru mu acaba? A.B.D. ile Rusya arasında Sovyetler
birliğinin çökmesinden sonra ciddi bir yakınlaşma söz konusu olmuştur
yani Sovyetler Birliğini dağıtmak için tüm kaynaklarını kullanan A.B.D.
bunu başardıktan sonra üstüne çıkıp tepinmemiştir. Onu ayakta tutmak için
50-70 milyar dolar harcamıştır. Acaba nedendir?Bütün bunların hiçbirisi
tartışılmıyor. Şu anda bildiğimiz gibi ekonomik kriz dolayısıyla A.B.D.'den
destek istiyoruz. Avrupa bu konuda bize daha uzak. Rusya ile çok yakın
ilişkilerimiz oldu. Hatta biz şunu söylüyorduk "dikkat ediniz beyler,
siz enerji açısından Rusya'nın kontrolüne giriyorsunuz." Yani Türkiye
bu anlamda bölünmüş bir durumdadır. Bir tarafta üye olmak istediği A.B.
diğer tarafta ekonomik destek aldığı A.B.D., bir diğer tarafta da ticari
ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı ve enerji açısından bağlanmakta hiçbir
sakınca görmediği Rusya bulunmaktadır.. Bütün bunlar herkesin söylediği
gibi "globalleşme var", "artık ayrılık gayrılık kalktı."
ve "global ekonomide bir tane süper güç var o da Amerika ve herkes
onun cazibesi etrafında dönmektedir." Şeklindeki iddiaları kabul
mü edeceğiz o zaman. Ama görüyoruz ki mesele o kadar sade değil, dünya
çapında büyük bir mücadelenin tam ortasındayız. Biz bu mücadelenin neresinde
olduğumuzu tarif etmek zorundayız. Ondan sonra Ortadoğu'da ne olacaktır
sorusuna cevap aradıktan sonra Türkiye'nin su meselelerine bir çözüm bulabiliriz.
Yani şöyle bir iddia hiçbir zaman kabul edilemez ve doğru olamaz. Ortadoğu'nun
su ihtiyacı var, kaynaklar Türkiye'de onun için A.B.D. ve Avrupa onlara
su verilmesini istiyor. Niye istesin ki yani Arap ülkeleri susuz kalırsa
ne olur? A.B.D. neden onların susuz kalmasını istemiyor? Neden Afrika'da
açlık sefalet varken onlara yardım etmiyor da Arap ülkeleri susuz kaldığı
zaman onlara su temin etmek için Türkiye'ye baskı yapıyor. Bu sorunun
cevabını almak lazım. Mesela A.B.D. Somali'de kıtlığı bahane ederek oraya
asker çıkardı. Neden, başka yerde açlık yok muydu? Acaba oradaki tercih
A.B.D.'nin stratejik çıkarları açısından mı gerekliydi? İran'da ki rejim
değişikliği ile anti-Amerikan bir duruma geçiş nedeniyle, Fars körfezi
güvensiz olunca, Kızıldeniz'i güvenlik altına almak için mi böyle bir
harekette bulundu? Şu anda da A.B.D. ile Türkiye'nin ilişkisini şöyle
mütalaa etmekteyiz. A.B.D. Türkiye'nin A.B.'ne girmesini neden istiyor?
Peki bir tane makul sebep söyleyebilirmisiniz? Bizim medeni, demokratik
olmamızı mı istiyor. Bizim kendi başımıza medeni olacağımıza ihtimal vermiyor
da A.B. içinde ıslah edilebileceğimize mi inanıyor. Türkiye'nin A.B.'ne
girmesi ile A.B.D. bu bölgede herhangi bir çıkar kaybına uğrayacak mıdır?
Olursa, "olacak o kadar, insanlık adına bazen çıkarlar geri plana
atılabilir" diye düşünmek mi lazımdır? İşte biz buna itiraz ediyoruz.
Sizin şu anda gördüğünüz manzara yanlıştır ve yanıltıcıdır. Dünya üzerinde
çıkar çatışması ve yeni dengelerin oluşması için büyük bir mücadele vardır.
Bu çatışmanın tarafları bellidir. Bir yanda A.B.D., diğer yanda Avrupa
ve diğer bir yanda da Rusya vardır. Rusya'nın dağıldığı ve bu bölgedeki
hakimiyet savaşından çekildiği yanlıştır.
Türkiye'de kendi geleceğini tayin edecek
bir yapı olmadığı için, biçildiği yerde kalacaktır. Türkiye stratejik
olarak kuşatılmaktadır. Rusya, İran ile yakın ilişkiler kurarak Türkiye'nin
Kafkaslara girmesini engelliyor. Bunun yanında Balkan ülkeleri A.B.'nin
üyesi olmaktadır. Irak anti-Amerikan cephede yer almaktadır ve Suriye'nin
konumu da belli değildir. Bir Avrupa Rusya ittifakı olması durumunda Türkiye'nin
ortada kalacağı oldukça açıktır.
A.B.D. Türkiye'yi bırakabilir mi? Eğer A.B.D.
Türkiye'yi kaybederse Amerikalılar turist olarak bile Atlantik'i geçemezler.
Abartılı ama istikameti gösteriyor. A.B.D. Ortadoğu'yu kaybederse yeri,ne
Meksika ve Venezüella'da petrol kuyuları açarak ihtiyacını karşılayamaz
mı? Eğer petrolü bir yakıt olarak düşünürsek, A.B.D.'nin Ortadoğu'dan
çıkmasının hiçbir sakıncası yoktur. Ama petrolün bugün yakıt olmaktan
ziyade önemli bir işlevi daha vardır. O da dünya parasal hareketini kontrol
etmesidir. Bir örnek verelim. Bundan iki sene evvel petrolün varili 10$'dı,
ansızın ne üretimde bir azalma ne de tüketimde bir artma meydana gelmeksizin
varili 30$'a fırladı. Ekonomistlerin arz-talep kanunu hiç işlemeden petrolün
fiyatı üç misline çıkmıştır.
A.B.D.'nin dünyada iki görevi vardır. Bunlardan
birincisi petrol ihraç eden ülkeleri kontrol etmek, ikincisi ise hububat
ihraç eden ülkeleri kontrol etmektir. Dolayısıyla dengeyi bozabilecek
verimli tarım topraklarına sahip Mezopotamya'yı kapsayan G.A.P.'ne A.B.D.'nin
itirazları olmuştur.
İSKİ
GENEL MÜDÜRÜ PROF. DR. VEYSEL EROĞLU'NUN DEĞERLENDİRMELERİ
Türkiye'de su orta ölçekte vardır ama bu
suyun akıllı bir şekilde kullanılması lazımdır. İstanbul'da 1994 yılına
kadar su sıkıntısı çekiliyordu çünkü o zamanki yöneticiler küçük düşünüyorlardı,
günü kurtarmak peşindeydiler. Biz ise büyük düşünerek ve kendimize güvenerek
bu su sıkıntısını kökünden çözdük. Son yaşanan kuraklığa rağmen İstanbul
su sıkıntısı çekmeyecektir. Eğer Istranca derelerini İstanbul'daki barajlara
akıtmasaydık bugün İstanbul'daki bazı semtlere belki hiç su verilemeyecekti.
Geçen yıl son 50-60 yılın en kurak yılı olmasına rağmen İstanbul'da su
sıkıntısı çekilmemiştir. İstanbul'a göç devam ettiği için yatırımların
devam etmesi gerekmektedir. Ayrıca olimpiyatlar esnasında su talebini
karşılamak için yapılmış tesisimiz 2.600.000 kişiye su verebilecek kapasitededir.
İkinci bir tesisimiz bitmek üzere aynı zamanda üçüncüsünün de yeri hazır
beklemektedir.
PROF. DR. ALİ
İHSAN BAĞIŞ'IN DEĞERLENDİRMELERİ
Su sorununun önemi ülkelerin coğrafi konumuna
bağlı olarak değişmektedir. Örneğin kuzey ülkeleri su kıtlığı çekmezken,
Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu ve Doğu Akdeniz Ülkeleri kuraklık
ve su kıtlığı ile karşı karşıyadırlar. Sonuç olarak su birçok ülkenin
iç ve dış politikasında etkili olmaktadır. Ortadoğu'da dönüşümü olmayan
su kaynakları hoyratça kullanılmaktadır. Bunun başlıca nedenleri yüzeysel
suyun yeterli olmaması ve yer altı su kaynaklarının bilinçsizce tüketilmesidir.
Bunun yanında tarımsal sulamada eski ve geri yöntemler kullanılmaktadır.
İsrail ve Ürdün'ün bir kısmında sulamada ileri teknolojinin kullanılması
ise istisnai bir durumdur.
Genel durumu kısaca özetledikten sonra Ortadoğu'daki
durumu biraz açmakta yarar vardır. Şöyle ki son yıllarda su sorunu telaffuz
edildiğinde hemen savaş ve çatışma senaryoları üretilmektedir. Bu senaryolar
genelde batı kaynaklı olduğu gibi maalesef bölge içinden de gelmektedir.
Bunun en büyük nedeni de ne yazık ki Ortadoğu düşünce sisteminin rasyonel
olmayıp daha ziyade retorik söylemler ile çoğu zaman gerçeği unutturmasıdır.
Türkiye bölgeler arası az gelişmişliği asgariye
indirmek amacıyla Güneydoğu Anadolu Projesini (GAP) 1980'li yıllarda uygulama
yoluna gitmiştir. GAP entegre bir proje olup, sosyal ve ekonomik bir kalkınmayı
hedeflemektedir. Barajlar ve hidroelektrik santralleri sayesinde Türkiye,
büyük ölçüde enerji açığını da asgariye indirecektir. Sulamayla birlikte
önce tarıma dayalı sanayileşme gelişecek ve buna bağlı olarak bölgenin
refah düzeyi yükselmiş olacaktır.
İşte elektrik enerjisi ve sulamanın ilk
etabının gerçekleştirilmesi amacıyla 1990 yılı Ocak Şubat aylarında bir
aylık devre için Atatürk Barajında su tutulmasına başlanmıştır. Bunun
üzerine Suriye başta olmak üzere, Irak ve Arap dünyası kıyametler koparmaya
başlamış ve Türkiye aleyhinde dünya kamuoyunu yönlendirmeye girişmişlerdir.
Esasen Türkiye iyi niyetinin bir ifadesi olarak Atatürk Barajında su tutulmasına
başlanmadan önce, bölge ülkelerine özel bir heyet göndererek durumu izah
etmeye çalışmıştır. Ancak buna rağmen karşı taraftan anlayış görmemiştir.
Körfez savaşı sırasında bazı müttefik ülkeleri Türkiye'ye ve Irak'a zarar
vermek amacıyla, Dicle sularının kesilmesini telkin etme yoluna gitmişlerdir.
Ama buna rağmen Türkiye iyi niyetinin bir ifadesi olarak, suyu bir silah
olarak kullanmak yoluna gitmemiştir. Oysa ki Suriye terörist PKK'yı besleyerek
ve Türkiye'nin ikazlarına rağmen bu tutumundan vazgeçmeyerek Türkiye'den
bu yönde taviz alacağını düşünmüştür. Hata bununla da kalmayıp Arap ülkelerini
ve Arap ligini de sürekli yanlış bilgilerle etkilemeye çalışmıştır.
Türkiye'nin bu iyi niyetli uyarılarına rağmen,
tavrını değiştirmeyen Suriye'ye karşı Ekim 1998'de Türkiye-Suriye sınırına
askeri yığınak yapmak zorunluluğu doğmuştur. Durumun ciddiyetini ve vahametini
anlayan Hafız Esad, PKK başı Abdullah Öcalan'ı ülkesinden çıkarmak zorunda
kalmıştır.
SINIR
AŞAN SULAR SORUNUNUN ÇÖZÜM YOLLARI
Uluslar arası ilişkilerde ihtilaf her zaman
"hukuksal" boyutuyla düşünülmemelidir. Uyuşmazlığa taraf olan
ülkeler, uyuşmazlığı hukuksal bir ihtilaf kabul ettikleri taktirde bunu
yargıç yada hakemlik gibi hukuksal yollardan çözebilirler. Sorun siyasi
olarak görülüyorsa siyasal çözüm yollarına başvurabilirler. Hiçbir ülke
kendi iradesi dışında bir uyuşmazlığı hukuksal veya siyasal yollardan
çözmeye zorlanamaz. Mesela Türkiye, Suriye ve Irak arasında uyuşmazlıkların
zamanla çözümü konusunda iki veya çok taraflı bir anlaşma olmadığından
sözde var olan uyuşmazlığın barışçı yollardan çözümlenebilmesi için ülkeler
iyi niyetlerini ortaya koymak zorundadırlar. Uyuşmazlığın barış ve güvenliği
tehdit eder bir mahiyet alması halinde Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın
33. Maddesi gereğince taraflar bu uyuşmazlığı barışçı yollardan çözümleme
yoluna gitmektedirler. Taraf ülkeler arasındaki iyi niyet ve işbirliği
arzusu her türlü uyuşmazlığın çözümü için esas olan en önemli etkendir.
Sınır aşan sularda yukarı kıyıdaş ülkeler
teknik nitelikte danışma ve işbirliğini gerçekleştirebilmek için aşağı
kıyıdaş ülkelere önceden bilgi vermekle yükümlüdürler. Ancak bu bilgi
verme aşağı kıyıdaş ülkeden izin isteme şeklinde düşünülmemelidir. Esasen
Türkiye GAP'ın uygulamaya başlamasından önce ve uygulama sırasında uluslar
arası hukuktan kaynaklanan her türlü vecibelerini yerine getirmekle iyi
niyetini komşularına göstermiş bulunmaktadır.
Sınır aşan sular konusunda kıyıdaş devletlerin
haklarını ve yükümlülüklerini belirleyen kapsamlı ve tüm uyuşmazlıklara
uygulanabilen nitelikte uluslar arası kurallar bulunmamaktadır. Ancak
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun "Devletlerin Ekonomik Hak ve
Yükümlülükleri" hakkındaki 12 Aralık 1974 tarihli kararın 3.maddesini
dikkate almakla yükümlüdürler. Uluslar arası bir kural haline gelen bu
madde hükmüne göre bu kaynakları paylaşan ülkeler diğer kıyıdaş ülkelere
esaslı zarar vermemek ve kıyıdaş ülkelerin hukuksal menfaatlerini ihlal
etmemek diğer bir deyişle nehir sularından hakkaniyet ölçüleri içerisinde
faydalanma ve paylaşılmasına dikkat etmek zorundadırlar.
Uluslar arası hukuk komisyonu ülkelerin
hakkaniyet ve makul ölçüler içerisinde hareket etmesini tavsiye etmektedir.
Şöyle ki;
1. Coğrafi, hidrografik, hidrolojik, iklimsel,
ekolojik ve doğal nitelikteki diğer etkenler
2. Kıyıdaş devletlerin sosyal ve ekonomik
ihtiyaçları
3. Kullanımın diğer kıyıdaş ülkelere olan
etkileri
4. Sınır aşan suların mevcut potansiyel kullanımları
5. Sınır aşan suyun doğal özelliklerinin
korunması, geliştirilmesi ve su kaynaklarının ekonomik kullanımı, bu amaca
yönelik olarak alınan tedbirlerin mahiyeti.
Keban barajının dolumu sırasında Türkiye, tarafların ortak iradeleriyle,
Fırat nehrinden önce 350 m3/sn ve 1987 geçici protokolüne göre 1990 yılında
500 m3/sn su bırakmıştır.
Özetle Türkiye'nin Fırat ve Dicle'den yararlanma
konusundaki çabalarının daha fazla sınırlandırılmasını istemek, Türkiye'nin
egemenlik haklarının sınırlandırılması olduğu gibi iyi komşuluk ilişkilerinden
de daha fazlasını talep etmek demektir.
Sınır aşan sularla ilgili hukuksal durumu
bitirmeden önce bu sularla ilgili hukuksal görüşlere de kısaca değinmekte
fayda görmekteyim.
1. Mutlak Egemenlik Görüşü (Harmon Doktrini)
Bu görüş ilk kez 1895 yılında ABD ile Meksika arasındaki Rio Grande uyuşmazlığına
uygulanmış olup yukarı kıyıdaş devletin mutlak egemenliğini kabul eden
bir görüştür. Bu görüş olumsuz yönleri içerdiğinden artık terkedilmiştir.
2. Doğal Bütünlük Görüşü
Bu görüş, tamamen aşağı kıyıdaş ülkenin yararına bir görüş olup mutlak
egemenlik görüşüne bir tepki olarak doğmuştur.
3. Kullanımda öncelik
Bu görüş mutlak egemenlik görüşünün biraz deha esnek şeklidir ve yukarı
kıyıdaş devlet tarafından kullanılması aşağı kıyıdaş ülkenin önceliği
olduğunu kabul etmektir.
4. Hakkaniyete uygun kullanım
Bu görüş, ülkeler tarafından en fazla rağbet
gören ve uluslar arası komisyon tarafından da benimsenen bir görüştür.
Görüldüğü gibi, sınır aşan sular ihtilafını
çözmek şimdilik hukuk açısından mümkün görünmemektedir. Bu nedenle 1980
yılından beri Türkiye, Irak ve Suriye arasında bu uyuşmazlığa bir çare
bulmak üzere "Ortak Teknik Komite" oluşturulmuş olup yapılan
30'a yakın görüşmelerden bir sonuç alınamamıştır. Görüşmelerin 5.'si yapıldığında
Türkiye 3 aşamalı bir plan ileri sürmüştür. Bu plana göre;
1. Su kaynakları envanter çalışmaları yapılmalı
2. Toprak kaynaklarının envanter çalışmalarını
kapsamalı
3. Su ve toprak kaynaklarının envanter çalışmalarının
sonuçları bu aşamada değerlendirilerek bir sonuca varılmalıdır.
Ancak Irak ve Suriye bu plana karşı gelmekte
ve buna karşı da bir alternatif sunmamaktadırlar.
Netice itibariyle, yine de bu uyuşmazlığın
çözümlenebilmesi için işbirliğinden başka çare de görünmemektedir. Ancak
işbirliğinin olabilmesi için duruma göre aktörlerin politika, davranış
ve düşüncelerinde bir değişikliğe gitme zorunluluğu vardır. Uluslararası
ilişkilerde bir değişiklik süreci yaşanmakta olup teknolojik gelişme,
karşılıklı bağımlılık her geçen gün artmaktadır. Ancak Ortadoğu ülkeleri
arasındaki ilişkiler hala güç politikası esasına dayanmaktadır.Karşılıklı
bağımlılık Ortadoğu'da bağımsızlık ve egemenliğin yok olacağı şeklinde
telakki edilmektedir. Suyun gittikçe azaldığı bölgede bazı ülkeler ısrarla
gıdada kendi kendine yeterlilik peşinde koşmaktadır. Bunun en önemli sebeplerinden
birisi bu ülkelerin komşularına karşı olan güven eksikliği duygusudur.
Kanımca, bu yönde başarıya ulaşabilmek için
Türkiye'nin çok daha fazla aktif bir politika izlemesi gerekmektedir.
Zaman zaman Ortadoğu barış görüşmeleri sırasında Fırat sularının başka
güçler tarafından gündeme getirilmesi oldukça düşündürücü gözükmektedir.
Bu bakımdan bölge içinde ve dışında bu baskı karşısında kalmaması için
Türkiye, Irak ve Suriye sınır aşan sular uyuşmazlığını hakkaniyete uygun
ve akılcı bir şekilde sonuçlandırabilme şansını kaçırmamalıdırlar.
|
|